PLANETDP // HABERLER // Yönetmen İncelemeleri #2: Kubrick Sineması

Leonardo, Mona Lisa tablosunun altına şöyle yazsaydı ona değer verebilir miydik: "Hanımefendi gülümsüyor çünkü sevgilisinden sakladığı bir sır var." Bu izleyiciyi gerçeğe zincirlerdi ve ben bunun 2001'e (2001: A Space Odyssey) olmasını istemiyorum.

Stanley Kubrick

- ''Öylesine kötü filmler izledim ki daha iyisini yaparım diye düşündüm.''

Kariyerine fotoğrafçı olarak başlayan İngiliz yönetmen, beyazperdeyi seçme nedenini böyle açıklıyordu. Küçüklüğünden bu yana sinemaya düşkün olan ve sık sık okulu kırarak vaktini sinemada geçiren genç Kubrick, sinema yolculuğuna önce fotoğrafçılık ile başladı. Küçükken babasının aldığı fotoğraf makinesi ile fotoğraf sanatına merak duyan yönetmen 17 yaşında iken Look dergisi için fotoğraf çekmeye başlamış ve 20'li yaşlarını fotoğrafçı olarak sürdürmüştür. Zamanla sinemaya olan düşkünlüğünü dizginleyememiş ve 1950 yılında The Day of a Fight isimli ilk kısa belgesel filmini çekmiştir. Bunu, 1951 yılında çekeceği diğer kısa filmi olan Flying Padre takip etmiştir. Bunların devamında ise ilk uzun metrajlı filmi olan Fear and Desire ile beyaz perde, unutulmaz bir yönetmene ev sahipliği yapmaya başlayacaktı.

Bir yönetmen olarak Kubrick'in sinema anlayışını birkaç cümle ile anlatmak zor olacaktır elbette. Kariyeri boyunca yenilenen ve gelişen yönetmenlik macerasında onun için söylenebilecek konulardan ilki, yaratıcı özgürlüğüne düşkünlüğü ve bu uğurda karşısında duran herkesle çatışmaktan ve fikirlerini uygulatmaktan çekinmediği olacaktır. Fotoğrafçılığa olan merakı, onun sinemasında kendisini hissettirir; sinematografi ve perspektif, filmlerinde çok önemli yer tutar. Hatta bu anlamda sınırlarını sonuna kadar zorlar. Beyaz perdeye çıkardığı filmlerinin büyük çoğunluğunu kitaplardan uyarlamıştır. Amacının bir öykü anlatmak olduğunu ve perdede hikaye anlatmanın en önemli unsur olduğuna dikkat çeken usta yönetmen tek bir türe bağlı kalmamış ve sinema benim işim dercesine her türden farklı farklı örneklerle karşımıza çıkmıştır. Hikaye kurgusunda kurduğu duygu ve gerilim çatışmasını, uzun sahneler ile destekleyen Kubrick, müzik kullanımını da çok önemser. Özellikle klasik müzik, filmlerinin en büyük destekleyicileri olmuştur. Çevresini bezdirecek derecede takıntılı ve bir o kadar da titiz oluşu, onun en büyük alametifarikasıdır. İstediği sahneyi alabilmek için onlarca kere tekrar çekimlere başvurması, oyuncuları fiziksel anlamda sınırlarına kadar zorlaması, Barry Lyndon filminde sırf doğal ışık kullanmak istemesi ve bunun için Nasa tarafından üretilen kamera lenslerini kullanması, senaryolarını yazmadan evvel yıllarca üzerine araştırma yapması ve notlar tutması gibi işler, onun mükemmellik arayışında ne derece kaybolduğunu özetleyecektir sanırım. Filmlerin estetik güzelliğine duyduğu bu takıntısı ve mükemmele ulaşma azmi yapımcısından senaristine, oyuncusundan ışıkçısına herkesi bıktırsa da bu durum, Kubrick'in, Hollywood'un en iyi filmlerinden birkaçına imza attığı gerçeğine gölge düşürmemektedir. Her şeye rağmen sinema estetiğinin geri planda olduğu bir dönemde kendine has dili ve sinemaya damgasını vuran teknikleri ile takdire şayan bir işe imza atmıştır. Hem çağdaşlarını hem de kendinden çok sonra gelen pek çok meslektaşına esin kaynağı olarak sinemanın temeline altından bir toprak atmıştır. Kibri, inatçılığı, sabırları zorlayan set yönetimi, mükemmeliyetçiliği, taviz vermez yapısı ve özgünlüğü onu diğer yönetmenlerden ayırmış, sinema perdesine unutulmaz eserler kazandırmasını sağlamıştır.

Hastalık derecesinde titiz, kılı kırk yaran yönetmen Stanley Kubrick, 1999 senesinde ölene kadar toplamda 13 film çekti. Ve bu filmlerin bazıları, sinema sanatında çığır açan birer klasik haline gelmiştir günümüzde. İlk uzun metrajlı filmleri olan “Fear and Desire” (1953) ve “Killer’s Kiss” (1955) yapımlarının bütçesini kendi cebinden karşılamış ve binbir zorluklarla çekmiştir. Özgün bir Kara Film örneği olan “The Killing” (1956) ve savaş karşıtı draması “Paths of Glory” (1957) filmleri ile yönetmenlik yolunda önemli adımlar atmış, üzerinden çok geçmeden de sinemaya kazandırdığı destansı kahramanlık filmi “Spartacus” (1960) ve Vladimir Nabokov’un ses getiren romanı “Lolita” (1962) uyarlaması ile Altın Küre’de En İyi Yönetmen adaylıkları kazanmıştır. Peter Sellers’ın unutulmaz performanslarından birisiyle akıllara kazınan ve savaşı hicvettiği siyah beyaz filmi “Dr. Strangelove” (1964) ile Akademi Ödüllerinde beklenmedik bir başarı yakalar. Çoğu sinemasever tarafından gelmiş geçmiş en komik film olarak görülen film, En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo dallarında adaylık almış ve Sellers’a da En İyi Erkek Oyuncu dallarında adaylık getirmiştir. Bundan dört yıl sonra, insanoğlunun zamanda ve güneş sisteminde yaptığı galaksiler arası yolculuğu anlattığı ve kuşkusuz sinema sanatında çığır açan bilimkurgu filmi “2001: A Space Odyssey” (1968) ile karşımıza çıkar. Akademi Ödülleri’nde En İyi Görsel Efekt kategorisinde Oscar kazanan film, bunun haricinde En İyi Yönetmen, En İyi Senaryo ve En İyi Sanat Yönetimi dallarında da adaylık kazanmıştır. Bunların haricinde diğer filmleri “A Clockwork Orange” (1971), “Barry Lyndon” (1975) filmleri Oscar adaylıkları kazanırken “Full Metal Jacket” (1987) filmi hiçbir kategoride adaylık kazanamamıştır. Jack Nicholson’un en manyak performanslarından birini sergilediği ve bir korku filmi klasiği olan “The Shining” (1980) ise o dönem Altın Ahududu Ödülleri’ne aday gösterilmiştir.

 

Filmografi

  1. Fear And Desire (1953)                                                                                             5.5 75

Konusu: Mac, Sidney, Corby ve Fletcher düşman hattının arka tarafında kapana kısılmış haldedirler. Bir yandan buradan kurtulmanın yolunu aramakta diğer yandan ise onları buraya getiren korkularıyla yüzleşmektedirler. Ölüm ile hayatın birbirine çok yakın olduğu bu mahşer yerinde hayatlarını sorgulamaya koyulurlar. Sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden biri olan Stanley Kubrick’in ilk döneminde çektiği filmi ustanın geleceği için önemli ipuçları veriyor. Kubrick, ''Beceriksizce yapılmış amatör bir film'' olarak gördüğü ilk filmini kariyerinde bir leke olarak görmüş ve hiçbir yerde yayınlanmaması için de elinden geleni yapmıştır. Peki, bu kadar uğraşmasını gerektirecek kadar kötü müydü? Muhteşem bir film olmadığı kesin. Fakat Kubrick'in kamerayı doğru noktalara yöneltme başarısını ve savaş temasına olan ilgisini göstermesi açısından değerli bir yapımdır.

 

  1. Killer's Kiss (1955)                                                                                                    6.6 86

Konusu: Bir adam izbe bir tren istasyonunda öylece beklemektedir. Beklediği ve beklemek istediği kişi, çok sevdiği kız arkadaşıdır. Kısa bir süre sonra uzun bir geriye dönüş eşliğinde, derinlemesine bir geçmiş macerasına atılacaktır. Fear And Desire akabinde Stanley Kubrick'in çektiği ilk film olan Killers Kiss, ustanın gençlik dönemindeki tercihlerini gözlemleyebilmek açısından önemli bir fırsat sunuyor izleyenine. Fear and Desire ile adından söz ettiremeyen Kubrick, şansını bu kez Killer's Kiss ile denemek ister. Dönemin sinema beğenisine daha uygun bir hikâyeyi ele alan Kubrick, kamerasını başarısız bir boksöre ve onun aşık olduğu dansçıya çevirir. Yapmacık oyunculukları ve basmakalıp anlatısı filmin zayıf yönleri olarak öne çıkıyor. Ancak çıkış amacını gerçekleştiriyor ve Kubrick adını duyurmayı başarıyor.

 

  1. The Killing (1956)                                                                                                     8 91 6.3

Konusu: Eski bir mahkum olan Johnny Clay, beş yılını Alcatraz'da hapishanede geçirmiştir. Sevgilisi Fay ile evlenip düzenli bir hayata geçmeden önce son bir soygun yapmayı kafasına koyan Clay, bir yarış sırasında, odalardan birinde bulunan iki milyon dolarlık parayı çalmayı planlamaktadır. Bunun için bir ekip oluşturan Clay; bir polis, gözlemci, keskin nişancı ve güreşçiden oluşan çetesiyle birlikte hazırladıkları kusursuz soygun planını gerçekleştirmeye çalışacak, ancak türlü talihsizliklerle karşılaşmaktan kurtulamayacaktır. Sinema dehalarından Stanley Kubrick'in üne kavuşmasını sağlayan bu filmi, Lionel White'ın Clean Break adlı romanından uyarlandı.

 

  1. Paths of Glory (1957)                                                                                           7.9 93 7.8

Konusu: Zafer Yolları, savaşın insan hayatı üzerindeki etkilerini anlatıyor. Birinci Dünya Savaşı kaos ortamanın içerisinde Fransız generali Broulard, General Mireau’ya Almanların yönetimindeki Ant tepesinin ne pahasına olursa olsun ele geçirilmesi emrini verir.. General Mireau, askerlerinin hayatını tehlikeye atan bir ölüm yürüyüşü niteliğindeki bu görevi şahsi çıkarları uğruna kabul eder. Görev süresince hiçbir şey beklendiği gibi gitmez ve birliğin başarısızlığa uğrayacağı kesinleşir. Bu noktadan sonra Mireau’nun mevki ve rütbe için tehlikeye attığı bu askerler üzerinden oynadığı kirli oyunlar ve insanlık dışı eylemler, savaşın kaotik ortamı içerisinde insan hayatının ucuzluğunu ortaya koyar. Stanley Kubrick’in gerçekçi başyapıtı uzunca bir süre çeşitli ülkeler tarafından sansüre uğramış, gösterimi yasaklanmıştır.

 

  1. Spartacus (1960)                                                                                                  8.4 95 8.2

Konusu: Bir köle olarak satılan Spartaküs zamanla gladyatör eğitmeni Brutus'un dikkatini çeker. Spartaküs'ü keşfeden Brutus onun güçlü bir gladyatör yapabilmek için eğitim almasını sağlar. Spartaküs artık hazır olduğunda okulu ziyaret eden senatör Crassus onuruna verilen oyunlarda yer alır. Burada başarılı olan genç adam kısa bir sürede senatörün etik olmayan taraflarını görür ve tepkisi zamanla eyleme dönüşür. Bu isyan dalga dalga yayılıp şehrin dört bir yanına ulaşır. Dönemine göre bir hayli yüksek bütçeli bir film olan Spartaküs birçok Oscar ödülüne layık görülmüş; dönemin en çok dikkat çeken filmlerinden biri olmuştur.

 

  1. Lolita (1962)                                                                                                         7.6 91 7.1

Konusu: Film Nabokov’un romanından bir Stanley Kubrick uyarlaması olarak geliyor perdeye. Prof Humbert, orta yaşın üzerinde bir yazardır. Bir süre için Charlotte Haze’in evinde kiracı olur. Bu süreçte onun kızı Lolita’ya vurulur. Lolita henüz 15 yaşındadır. Profesörün, kendisi ile ilgili sıra dışı fantezileri vardır. Bunları günlüğüne özgürce kayıt eder. Lolita’ya yakın olabilmek için annesi ile evlenir. Charlotte bir gün onun günlüğünü bulur ve okudukları karşısında dehşete düşerek kendini sokağa atar. O sırada da bir kaza sonucu ölür. Humbert, bu gerçeği Lolita’dan saklar ve onu yanına alarak bir yolculuğa çıkar.

 

  1. Dr. Strangelove (1964)                                                                                            8.4 98 6

Konusu: Dr. Garipaşk, sinemanın dahi çocuğu Kubrick'in enteresan filmlerinden.... Her ne kadar ustanın her filmi nevi şahsına münhasır olsa da "Dr. Strangelove"ın yeri ayrı... Soğuk savaşa alternatif bir bakış açısı taşıyan filmde, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'ne saldırmak isteyen çatlak general Jack D. Ripper (ismine dikkat) karakterine odaklanırız. Bu tuhaf militer, soğuk savaş zamanında Rusların "Amerikan halkının vücut sıvılarını kirlettiği" gerekçesiyle SSCB’ye nükleer saldırı yapma kararı alır. Amerikan uçağı Sovyet sınırına yakın bir bölgede dönemin tipik devriye uçuşlarından birini yapmaktayken, mürettebat Ripper’dan saldırı emri alır. Ne var ki ABD Başkanı, Pentagon’daki danışmanlarıyla bir toplantı yaparak durumu değerlendirmektedir. Savaş yanlısı general Turgidson bu durumun komünizmle hesaplaşmak için güzel bir fırsat olduğunu belirtir. Fakat Sovyet Büyükelçisi DeSadesky, ABD makamlarına Sovyet savunma teknolojisinin geldiği son noktanın ürünü olan "Doomsday Device"dan bahsettiğinde ve başkan danışmanları eski Nazi bilimadamı Dr. Strangelove'ın görüşüyle durum daha da tehlikeli bir hal alır; "Doomsday Device", Sovyetlere yapılacak herhangi bir nükleer saldırıda dünyadaki tüm canlıların yok olmasını sağlayacak bir karşı tehdit silahıdır.

 

  1. 2001: A Space Odyssey (1968)                                                                            8.3  92 7.5

Konusu: Bir grup primat ıssız bir yerde yemek için kavga etmektedirler. Kavgaları, aniden yanıbaşlarında beliren esrarengiz siyah bir taş sebebiyle bölünür. Aniden beliren bu taş, primatların ilk defa alet kullanmasını sağlayacak bir güce sahiptir. Ve böylece evrimin en önemli adımlarından biri olan akıl kullanımı başlamış, insanların şafağı gelmiştir. 2001’de, bir önceki sahneden 4 milyon yıl sonra, bir uzay gemisi aydan gelen esrarengiz sinyallerin ardında aynı siyah taşı keşfeder. Hem de ay yüzeyinde. Sinyaller Jupiter’e gitmektedir. On sekiz ay sonra Discovery’nin güvertesinde, astronotlar David Bowman ve Frank Poole Jupiter’in gölgesine doğru yola çıkmışlardır. Uzay gemisinde HAL 9000 adında, yapay zekaya sahip, dünyanın en gelişmiş bilgisayarı bulunmaktadır. Ve hiç kuşkusuz, bu sonuncunun, kendi planları vardır...


Arthur C. Clarke’ın bir kısa hikayesinden yola çıkılarak geliştirilmiş olan bu film çoğu kişi tarafından başyapıt mertebesine oturtulurken kimileri tarafından da hiç sevilmemiştir. 2001’in birçoğu dini olan sayısız altmetni içerdiği açıktır. Kubrick’in kendisi, yaşadığı süre boyunca insanların kafasının karışık olmasını istediğinden soru işaretlerinin hiç birini aydınlatmamıştır. Filmlerde karşılaştığımız bilgisayarlar arasında belki de en ünlüsü olan HAL bu eserde en önemli rolü üstlenen 'canlı'dır. Filmin Ay’daki sahneleri tasvir edern çekimleri bir yıldan uzun sürede ve henüz insanoğlu ayak basmadan önce tamamlanmıştır. Neil Amstrong’un seyahati sonrası Kubrick’in en ince detaya kadar -henüz açıklanmamış- gerçeklere bağlı kaldığı şaşırtıcı bir biçimde göze çarpar. 2001 kuşkusuz, insanı hayvanlardan ayıran en büyük adımın 'zeka'nın ortaya çıkması olarak tanımlar ve binlercesinin yanısıra şu soruyu sorar: bir sonraki ayrım noktası ne? Evrimin bir sonraki basamağı hangisi? İlkini başlatan dış bir güç müydü? Eğer öyleyse bu kez bizi ne bekliyor.

 

  1. A Clockwork Orange (1971)                                                                                8.3 86 7.5

Konusu: Otomatik Portakal, şiddet bağımlısı gençlerden kurulu bir çetenin, çevrelerine saçtığı dehşet ve korkuyu işleyerek bir korku imparatorluğunun resmini çizmektedir. Çetenin lideri Alex, işler çığırından çıkınca yakalanır ve gözaltına alınır. Ama hapse atılmaz; cezası bir şiddet deneyine kobay olarak kullanılmak olur. Bu deney insanoğlu ve şiddet kavramı arasındaki ilişkiyi ortaya koyma amaçlıdır ama deneyin kendisi de bir o kadar insan doğasına aykırıdır.

 

  1. Barry Lyndon (1975)                                                                                            8.1 91 7.7

Konusu: Barry Lyndon'da Redmond Barry'nin babası tartışmalı bir at pazarlığı sırasında öldürülür, annesi ise tüm yaşamını oğluna adar. Genç bir adam olduğunda kuzeni Nora'ya aşık olan Barry genç kadından beklediği karşılığı göremez. Fakirlikten kurtulmak için ailesi Nora'yı İngiliz bir kaptan olan John Quin'le evlendirmeye karar verir, Barry durumu kabullenemeyip Quin'i bir düelloda öldürür. Barry en az zamanın kendisi kadar hızlı yaşar zamanı... Yeni bir hayat sürmek için kasabadan kaçar, kendini acımasız bir savaşın tam ortasında buluverir. Bu savaştan bile sağ çıkar ve casusluk kariyeri başlar. Ancak işler bu kadarla da sınırlı kalmayacak, yaşam onu bambaşka maceralara sürükleyecektir. Sinema dahisi Stanley Kubrick'in Thackeray'ın romanından uyarladığı filmi, yaptığı birbirinden kült filmler arasında kendine özel bir yer edinmiştir.

 

  1. The Shining (1980)                                                                                                  8.4 84 8

Konusu: Cinnet, yazar Jack Torrance’ın, kış sezonunda kapalı olan Overlook Oteli’nin bakımını üstlenerek, ailesiyle birlikte otele taşınması sonrasında gelişen metafiziksel olayları konu alır. Jack’in doğaüstü sezgilere sahip olan küçük oğlu, zamanla otelin içerisinde yalnız olmadıklarını, geçmiş ve gelecekten gelen hayaletlerle birlikte yaşadıklarını görür ve ailesini buna inandırmaya çalışır. Aile bir kar fırtınası sebebiyle dağda konuşlanan bu otelde mahsur kaldığındaysa Jack doğaüstü varlıklar tarafından ele geçirilir ve yavaş yavaş aklını kaybetmeye başlar.

 

  1. Full Metal Jacket (1987)                                                                                         8.3 92 7.9

Konusu: Full Metal Jacket'de bir grup acemi asker kendilerini nasıl bir eğitimin beklediğinden ve nasıl bir işin içine girdiklerinden habersiz bir biçimde üslerinin önünde dikilmektedirler. Askerlik ve savaş kavramlarının ciddiyetlerini fark etmeleri için savaşa gitmeleri gerekmeyecektir. İlk bölümünde savaş için antrenman yapan bir grup deniz piyadesinin Parris Island’da edindiği tecrübelere odaklanan Full Metal Jacket ani bir geçişle savaşın en ağır biçimde cereyan ettiği tarihlere taşıyor seyircisini. Full Metal Jacket, fazlasıyla detaycı ve dokunaklı bir anlatımla askerlerin ve askerliğin, Vietnam savaşı esnasındaki zihnini peliküle döküyor.

 

  1. Eyes Wide Shut (1999)                                                                                         7.4 75 6.9

Konusu: Bill Harford ve karısı Alice Harford'ın dış dünyaya mutlu bir yansıyan bir evlilikleri vardır. İlişkilerinde her şey yolunda gibi görünmektedir. Bir gün katıldıkları bir davette Alice, başka erkeklerle sohbetlere dalar. Bunu fark eden Bill, hem sinirlenir hem de yaşanan bu duruma tuhaf bir tepki gösterir. Bill, yaşanan o geceden sonra kimliğini cinselliğe emanet edecektir. Oldukça tuhaf düşüncelerle örülü bir cinsellik dünyasına doğru savrulacaktır. Sinemanın gelmiş geçmiş en büyük ustalarından Stanley Kubrick'in sinemaya veda filmi olan Eyes Wide Shut'ın başrollerinde filmin çekildiği dönemde evli olan Tom Cruise ve Nicole Kidman rol alıyorlar.

Kaynak: Screenrant, Highsnobiety, Goldderby

Yorumlar (1)

Dthomas     03/16/2021 02:03 Id:1271


Kıdemli

Çok güzel bir inceleme, keyifle okudum